241e4719-d889-4a4e-9279-2dfaa942d45c

Değişen Hedefler, Değişmeyen Acılar

Benim açımdan PKK’nin tarihine bakıldığında en dikkat çekici şey, yıllar boyunca değişen hedefleri ve buna rağmen değişmeyen tek sonucun sürekli can kaybı olmasıdır. Kuruluş yıllarında Marksist-Leninist bir devrim hareketi olarak ortaya çıkan, sosyalist bir Kürdistan hedefiyle yola çıkan bir örgütün zaman içerisinde bağımsız devlet talebinden uzaklaşması, ardından Kürt milliyetçiliğini öne çıkarması, daha sonra federalizm, demokratik özerklik ve son olarak demokratik konfederalizm gibi farklı tezlere yönelmesi, bana göre ciddi bir ideolojik tutarsızlığın göstergesidir.

Bir hareketin zamanla değişmesi normaldir. Dünyadaki birçok siyasi hareket dönüşüm geçirmiştir. Ancak burada benim sorguladığım nokta, değişimin kendisinden çok, bu değişimlerin bedelini kimin ödediğidir. Eğer başlangıçta savunulan hedefler onlarca yıl sonra terk edilecekse, eğer bir dönemde uğruna insanların öldüğü fikirler daha sonra yanlış, uygulanamaz veya gerçekçi bulunacaksa, o zaman geriye çok ağır sorular kalmaktadır.

PKK’nin kuruluşunda savunduğu sosyalist Kürdistan fikri bugün neredeyse tamamen terk edilmiş durumdadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sosyalist söylem geri plana itilmiş, bağımsız devlet hedefi zayıflamış ve yerine farklı siyasi projeler ortaya konmuştur. Daha sonra bağımsız Kürdistan söyleminin yerini özerklik talepleri almış, ardından demokratik konfederalizm gibi çok farklı bir ideolojik çerçeve benimsenmiştir. Bu süreç bana, sağlam ve değişmez bir siyasi stratejiden çok, sürekli yön değiştiren bir hareket görüntüsü vermektedir.

Bu nedenle insan şu soruyu sormadan edemiyor: Eğer bugün gelinen noktada ne sosyalist devrim, ne bağımsız Kürdistan, ne de kuruluş döneminde ortaya konulan büyük hedefler savunuluyorsa, geçmişte verilen onca mücadelenin amacı neydi? Eğer yıllar sonra hedefler tamamen değişecekse, o hedefler uğruna hayatını kaybeden insanlara ne söylenecektir? Bu soru özellikle hayatını kaybeden insanlar düşünüldüğünde daha da ağır hale gelmektedir.

Ben bu meseleye sadece örgüt açısından bakmıyorum. En büyük zararı görenlerin sıradan insanlar olduğunu düşünüyorum. Yıllarca süren çatışmalarda köyler boşaldı, aileler parçalandı, gençler hayatlarını kaybetti, ekonomik ve sosyal gelişim sekteye uğradı. Türkler ve Kürtler arasında oluşan güvensizlik duygusu derinleşti. Bir yanda hayatını kaybeden askerler, polisler ve güvenlik görevlileri, diğer yanda hayatını kaybeden örgüt mensupları ve siviller vardı. Sonuçta toprağa düşen insanların büyük çoğunluğu siyasi liderler değil, sıradan insanlardı.

Özellikle genç yaşta dağa çıkan insanların hikâyeleri düşündürücüdür. Bir idealle yola çıktıklarına inanan, belirli bir hedef uğruna mücadele ettiklerini düşünen insanlar yıllar sonra aynı hareketin çok farklı hedefler savunduğunu gördüler. Eğer bir hareket sürekli olarak ideolojik çerçevesini değiştiriyorsa, geçmişte o hareket için hayatını veren insanlara karşı da ciddi bir sorumluluk taşımaktadır.

Bana göre işin en çarpıcı tarafı ise onlarca yıl süren silahlı mücadelenin sonunda ortaya çıkan tablodur. Kuruluş yıllarında sosyalist bir Kürdistan’dan söz edilirken, daha sonra bağımsız devlet hedefi öne çıkarılmış, ardından federalizm, özerklik ve demokratik konfederalizm gibi farklı modeller savunulmuştur. Ancak bugün gelinen noktaya bakıldığında, kamuoyunda en çok konuşulan konuların; Abdullah Öcalan’ın statüsü, cezaevlerinde bulunan örgüt mensuplarının durumu, silahlı kadroların topluma nasıl kazandırılacağı ve örgütün üst düzey yöneticilerinin geleceğinin ne olacağı gibi başlıklar olduğu görülmektedir. Benim açımdan bu durum çok önemli bir çelişki yaratmaktadır. Çünkü onlarca yıl boyunca anlatılan büyük siyasi hedeflerle bugün tartışılan sonuçlar arasında son derece büyük bir fark bulunmaktadır.

Bu nedenle şu soru daha da anlam kazanmaktadır: Eğer kırk yılı aşkın bir çatışma sürecinin sonunda konuşulan temel meseleler lider kadronun, mahkûmların ve silahlı unsurların geleceği ise, başlangıçta ortaya konulan büyük ideolojik hedefler ne olmuştur? Eğer nihai nokta bu ise, onca insan hangi hedef uğruna hayatını kaybetmiş, hangi hedef uğruna ailesinden, gençliğinden ve geleceğinden vazgeçmiştir? Bana göre bu sorulara tatmin edici cevaplar verilmeden örgütün tarihini başarılı bir mücadele hikâyesi olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bana göre işin daha da çarpıcı tarafı, yıllardır anlatılan büyük idealler ile bugün konuşulan talepler arasındaki uçurumdur. PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadeleye bakıldığında, başlangıçta ortaya konulan hedeflerle bugün kamuoyunda tartışılan konular arasında son derece ciddi bir mesafe olduğu görülmektedir. Bir zamanlar sosyalist devrimden, bağımsız Kürdistan’dan ve köklü siyasi dönüşümlerden söz edilirken, bugün tartışmaların büyük ölçüde Abdullah Öcalan’ın durumu, cezaevlerinde bulunan örgüt mensuplarının geleceği, silahlı kadroların topluma kazandırılması ve örgütün üst düzey yöneticilerinin statüsü etrafında şekillenmesi dikkat çekmektedir.

Bu tablo karşısında insan şu soruyu sormadan edememektedir: Eğer onlarca yıl süren mücadelenin sonunda gelinen nokta büyük ölçüde bu konular etrafında şekilleniyorsa, başlangıçta uğruna fedakârlık yapıldığı söylenen büyük ideolojik hedeflerin akıbeti ne olmuştur? Eğer bir dönem uğruna binlerce insanın hayatını riske attığı, binlercesinin yaşamını kaybettiği hedefler bugün artık savunulmuyor veya geri plana itilmiş durumda ise, bu değişimin siyasi ve ahlaki sonuçları da tartışılmak zorundadır.

Benim açımdan bu durum, örgütün yıllar içinde yaşadığı ideolojik dönüşümün ve stratejik savrulmanın en somut göstergelerinden biridir. Çünkü başlangıçta topluma sunulan hedeflerle bugün ortaya çıkan sonuçlar arasında çok büyük bir mesafe bulunmaktadır ve bu mesafenin bedelini de en çok sıradan insanlar ödemiştir. Dağlarda hayatını kaybeden gençler, evlatlarını kaybeden aileler, yıllarca süren çatışmalardan zarar gören şehirler ve köyler düşünüldüğünde, ortaya çıkan bilanço son derece ağırdır. Eğer başlangıçta savunulan hedeflerin önemli bir kısmı zaman içerisinde terk edilmiş veya değiştirilmişse, bu fedakârlıkların tarihsel anlamı da kaçınılmaz olarak sorgulanacaktır.

Benim gözümde asıl trajedi de burada yatmaktadır. Çünkü siyasi hareketler zamanla değişebilir, liderler farklı kararlar alabilir ve stratejiler dönüşebilir. Ancak hayatını kaybeden insanlar geri gelmez. Bu nedenle bugün konuşulan talepler ile geçmişte uğruna mücadele edildiği söylenen hedefler arasındaki uçurum ne kadar büyürse, geride kalan cevaplanmamış sorular da o kadar ağırlaşmaktadır. Bu yüzden bana göre PKK’nin tarihi yalnızca bir güvenlik veya siyaset meselesi değil, aynı zamanda verilen sözlerle ulaşılan sonuçlar arasındaki farkın sorgulanması gereken büyük bir tarihî muhasebe konusudur.

Benim eleştirim yalnızca siyasi değildir; aynı zamanda ahlakidir. Çünkü siyaset teorilerden ve sloganlardan ibaret değildir. Siyasi kararların insan hayatı üzerinde sonuçları vardır. Bir fikir uğruna insanlardan fedakârlık isteniyorsa, o fikrin ne olduğu, ne kadar tutarlı olduğu ve yıllar sonra hâlâ savunulup savunulmadığı önemlidir. Aksi takdirde ortaya, sürekli değişen hedefler uğruna ödenmiş çok ağır bedeller çıkar.

Bugün geriye dönüp baktığımda gördüğüm şey, net bir başarı hikâyesinden çok büyük bir trajedidir. On yıllar boyunca süren çatışmaların ardından binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan doğrudan veya dolaylı olarak etkilendi ve toplum derin yaralar aldı. Buna karşılık başlangıçta ortaya konan hedeflerin büyük kısmı ya değiştirildi ya da terk edildi. Bu nedenle benim gözümde en acı gerçek, ideolojik dönüşümlerin kendisinden çok, bu dönüşümlerin bedelini ödeyen insanların artık geri getirilemeyecek olmasıdır.

Sonuç olarak PKK’nin tarihine baktığımda, sosyalizmden milliyetçiliğe, bağımsız devlet fikrinden özerklik projelerine, oradan da demokratik konfederalizm söylemine uzanan uzun bir ideolojik dönüşüm görüyorum. Ancak bu uzun yolculuk boyunca değişmeyen tek şey acılar, kayıplar ve geride kalan insanların yaşadığı travmalar olmuştur. Bana göre asıl sorgulanması gereken de budur. Çünkü hedefler değişebilir, ideolojiler dönüşebilir, siyasi hareketler farklı yönlere evrilebilir. Fakat hayatını kaybeden insanlar geri gelmez. Bu nedenle bütün siyasi tartışmaların ötesinde cevap bekleyen temel soru şudur: Eğer bugün gelinen nokta, başlangıçta vaat edilen hedeflerden bu kadar farklıysa, bu kadar ağır bedeller kimin adına ve hangi amaç uğruna ödenmiştir? Bu soru, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ cevap beklemektedir.

YB EDEBIYAT

Please follow and like us:
Tweet 2k
Pin Share20
X (Twitter)
Visit Us
Follow Me